Odamda bir kara delik var. Bu siteyi ziyaret edin: Umid Gurbanov Dünyanın olur olmadık biçimlerde seni yanıltacağını çoktan öğrenmişsindir.Buna inanması güç, biliyorum, ama insanın senelerdir aynı yerde duran kitapları birer ikişer kaybolduğunda, buna bir açıklama bulmak sanıldığı kadar kolay olmuyor. Elbette ilkin kitaplar değildi yitip gidenler; masanın üzerine bıraktığım üç beş kuruş, bir türlü nerede olduğunu bulamadığım kalemler, kutusundan eksilen ilaçlar, hatta kimi zaman bir kenara not ettiğim bölük pörçük cümlelerdi. Odadan sürekli bir şeyler eksiliyordu, önceleri hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışsam da, zamanla göz ardı edilemez bir hal almıştı bu eksilmeler. Buna bir anlam vermek çok güçtü, ta ki yorgun argın odaya girdiğim günün birinde babamdan kalma saati çıkarıp yerine koymaya çalışırken her zamanki sakarlığımla saat elimden kayıp düşünceye dek. Saatin yere çarpmasını yüzümü buruşturarak beklerken, saat yere düşüp de kırılmamış, umulmadık biçimde yok olmuştu. Böyle bir durumda önce gözler kırpıştırılır, elbette nefes alışlar sıklaşır, kaşları çatmak ve gerilemek, sonra kaçacak bir yer olmadığını hatırlayıp ağır ağır eğilmek yapılacak işlerin en doğalıdır. Avuçla yer şöyle bir yoklanır. Soğuktur. Sanki daha yeni bir saati yutmamış gibi kendi halindedir. Orada öylece durmanın bir fayda etmediğini anlamak uzun sürmez. Aniden kalkılır. Şöyle bir etrafa bakılır, hiç kuşkusuz atılacak, daha doğrusu yere bırakılacak bir şeyler aranır. Böylesi bir mucizenin içindeyken bile insan ilk eline geleni atmayı istemez. Düşünür; neyi kaybederse en az üzüleceğini hesap eder. Eski bir defterden bir sayfa yırtılır ve tam saatin yok olduğu yere bırakılır. Bir parça kağıt asla bir saat kadar hızlı düşmez; oysa iş yere değme anına geldiğinde, tıpkı bir saat kadar hızla yok olur. Artık insanın gözlerine inanamadığı safhaya geçilir. Gerçek apaçık ortadadır: Odamda bir kara delik var-dır. Odanın bir ucundan öbürüne yürüyüp dururken, her seferinde, tam da adımın oraya gelecekken kendine hakim olursun. Çoktan elinle yoklamış olsan bile, sanki üzerine basarsan içine düşecekmişsin gibi hissedersin; oysa bilirsin, daha önce defalarca kez basmışsındır oraya, muhakkak basmışsındır, basmamış olman mümkün müdür? (Değildir.) Yine de basmamayı seçersin; dünyanın olur olmadık biçimlerde seni yanıltacağını çoktan öğrenmişsindir. Elbette ki kendini kandıran her insanın yapacağı o kadim geleneği sürdürürsün: Durursun. İnsan ha deyince kendine inanmaz, hele ki yalnız başına bir odanın içinde hiç olmayacak bir işe bulaşmışsa, hiç inanmaz. Ben de aldım elime kalınca bir kitap bu sefer. “Peki,” dedim içimden, “Bu, bir savaş.” Elbette ki meseleyi olduğundan büyük görüyor da olabilirdim. Ortada bir savaş olmayabilirdi pekâlâ, çoktan yenilmiş ve gelip esir alınmayı bekliyor, ama bunu fark edemiyor olabilirdim. Ama insan bir kere bir savaşın içinde olduğunu düşündü mü, tek hedefi kazanmak olur, kazanmadığı sürece, her şey bitse bile, savaş bitmez. Bundan olsa gerek, aniden parmaklarımı araladım ve kitap gözümü bile kırpmaya fırsat bulamadan yere çarpar çarpmaz, ama hiç ses çıkarmadan yok oldu. Sanki içimde bir boşluk büyüdü. Henüz okumamıştım bile onu, ne gerek vardı şimdi buna?! Hırsla döndüm ve fırlatabileceğim bir şeyler aradım. Anlıyorsunuz değil mi, benim odamda, benim kitabımı, hem de daha onu henüz okumamışken, tutup yere atsam bile, hiçbir kara deliğin onu oburlukla yutmasına izin veremezdim. Dedim ya, bir savaş bu! Gözüme ilişen kupa bardağı aldım ve dişlerimi gıcırdatırken, “ya attığımda kaybolmazsa” diye düşündüm, çünkü o zaman yere çarpardı ve kırılırdı bardak, oysa severdim bardağımı; kara deliğin içine girip yok olsaydı da üzülürdüm elbet, ama en azından savaşta yitip giderdi o zaman, diğer türlüsü pisi pisine bir ölüm olurdu. Ama artık geri dönemezdim, her şey için çok geçti, kolumu kaldırmıştım bile, usul usul bardağı fırlatmaktan vazgeçersem korktuğumu göstermiş olurdum. (Kime?) (Ona.) (O kim?) (Kara delik.) Hayır, anlamalıydı, bir kara delik olabilirdi o, ama burası benim odamdı. Kayboldu. İlk fırlattığım bardak, daha sonra fırlatacağım her şey gibi kayboldu. Bir sonu yok muydu bunun; bilmem, belki de bunu öğrenmek istemiştim. Dizlerimin üstüne çökmüşken ve kulağımı dayamışken yere (ama tam da değdirmemişken) bir şeyler duymayı ummuştum. Hayır, hiçbir şey duyulmuyordu. Ne kalmıştı atacak, bırakacak, fırlatacak, koyacak, uzatacak; şöyle bir bakmak gerek etrafa, denebilir ki, boş odaya. Geriye hiçbir şey kalmamış gibiydi. Dolapların içleri boşalmıştı, tek bir çift çorabım bile kalmamıştı. Her şeyi, her şeyi mi cidden atmıştım? İşte asıl buna inanmak güç. Hadi diyelim son attığım anahtarı yutmadı, ne olacak o zaman; o kadar şeyi bir kara deliğe kaptırdıktan sonra elde kalan anahtarla hayatıma nasıl devam edecektim? Hiç mi utanmayacaktım? Söylesenize, böyle savaş kazanmak mı olur, bu nasıl kazanmak? Ama neyse ki, odamdaki kara delik anahtarlarımı da yutmuştu. Böyle şeyleri dert etmem gereksizdi o an. Koca dolap, kitaplık, masa, sandalye, koltuk kalmıştı geriye. Hadi canım! Bunları da yutamaz ya öylece. Yoksa? Hakikaten de her şeyimi yitirecek miydim? Artık bunun cevabını merak bile etmiyordum, bir işti sadece onları ite kaka, zorla, terleyerek kara deliğin olduğu yere getirmek. (Bunları kaldırıp da atamazdım, o kadar güçlü değildim, asla olmadım.) Tek düşündüğüm, onları da taşımak ve odayı boşaltmaktı artık. Son parça eşya da kara deliğin sessiz sedasız süren akşam yemeğinin bir parçası olarak yutulunca, dört tarafı duvarlarla çevrili odanın boşluğuna bakılır ve alında biriken terler yavaşça silinir. Artık her şey daha da apaçıklığıyla ortadadır: Burası benim odam, ama o da kesinlikle bir kara delik. Geriye yapılacak tek bir şey kaldığını tahmin etmek çok da güç olmasa gerek: Eller konulur bele, nefesler alınır ve (mümkünse) verilir, şöyle bir bakılır boş duvarlara, burada yaşamanın artık bir yolu olmadığında karar kılınır, üstünkörü bir düşünülür, ağır ağır geriye doğru ilk adım atılır ve kara deliklerin sadece bu odada olmadığı sonucuna varılır; geriye atılan ikinci adımda bölük pörçük anımsanır okul koridorundaki kara delik, üçüncü adımda şen şakrak yemek yiyen kalabalığın oturduğu masanın orta yerindeki kara delik gelir düşer akla, dördüncü adım her gün çıkılan merdivenlerin ve kapalı kapıların ardına sinmiş kara delikleri canlandırır zihinde, beşinci adımla anlaşılır her yerin kara deliklerle çevrili olduğu. Sırt duvara değer ve geril(e)me son bulur böylece, eller iner belden, gözler kapatılır ve (mümkünse) açılır; şimdi sırada hızla koşmak ve zıplamak ve odadaki kara deliğin içine süzülmek vardır. Daha önce defalarca üstünden geçip gittiğin kara deliğin, önünde eğildiğin, dinlemeye çalıştığın, elinle yokladığın, hatta kokladığın o soğuk nevalenin, sırf sen birkaç adım attın diye bu sefer her şeyi unutup seni cömertçe yutacağını ummaktan başka bir şey gelmez elden. Doğru, her yerdedir kara delikler, ama insan ne olursa olsun kendi odasındaki kara deliğin içinde yok olmayı seçer. Koştum (pek bir hızlandığım söylenemez), zıpladım (daha yükseğe de zıplayabileceğimi bilmeme rağmen dizlerimi çok da kırmak istemedim), kara deliğin olduğu yere doğrudan doğruya düştüm (düşerken daha bir sert düşmek için anlamsız şekilde bedenimi aşağıya ittirmeye çalıştım); hiçbir şey olmadı, her şeyimi yutan kara delik beni kabul etmedi; her şeyim yitip gitti ama ben yok olmayı beceremedim. Dipnot: Yaklaşık yedi yıl evvel yazdığım “öykümsü” bu şeyi bloga taşımak istedim. Bunları tekrar yayımlamayı aslında sırf bunları yazarkenki halimle tek yönlü bir iletişim biçimi olduğu için seviyorum. Metni şöyle bir tekrar elden geçirirken anımsadığım kadarıyla onu neden ve nasıl yazdığımı düşünüyorum. Nelerin ne kadar değiştiğini ve değişmediğini görmek daima bir miktar şaşırtıyor. Her neyse, (mümkünse) esen kalın. |
113 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |